Saksı

Annemizi aylardır görmüyorduk. Anneannem ve teyzemle geçen birkaç ayın ardından, annemin hiç dönmeyeceğini düşünmeye başlamıştık. Ablam ve ben bu konuyu hiç konuşmazdık, sanki yasaklı bir konuydu annemizin dönüşü. Belki de ölmüştü, ölüm ne demek tam olarak onu da bilmiyorduk gerçi. Henüz ilkokul 3.sınıfa gidiyordum, ablam ise 5. sınıftaydı. Ben dersi, okulu sevmeyen, her fırsatta oyun peşinde olan, arabalarla oynayan, erkek olmak isteyen bir kızdım. Misketlerim vardı benim, kaset kapaklarında beslediğime inandığım karıncalarım vardı. Ablam mı? Oyunu kurallarına göre oynayan, sürekli ders çalışan, her şeyi doğru yapmak için sonsuz çaba harcayan, mükemmelliğin adresi ablam. Beni bir şeylerden korumaya çalışırken kalkan oldu, ilk darbeleri hep o aldı. Geceleri ağlarken bile bana kuzu ile kurdun hikâyesini anlatırdı. Hani şu ellerini pudraya batırıp, kapının altından o koca sesiyle ellerini uzatan “ben sizin annenizim” diyen kötü kurt. Olmadığı halde varmış gibi yapanlardan daha tehlikeli olmayan kurt. Evimizde sürekli bir akraba güruhu vardı ve bize tek söylenen “anneniz ameliyat olacak ve gelecek.” Anneannem ve teyzemin nöbetini kimi zaman halamlar alırdı. Bir yanda “iyi insan ol, en büyük din budur” diyenlerle, mevlit okutup hu çekenlerin arasında eziliyordu başımız. Kimi zaman aralarındaki tek ortak yanın, annemi sorduğumuzda verdikleri cevaplardan ibaret olduğunu düşünürdüm. Babam o kadar üzgündü ki, eve çok geç gelirdi, pek görmezdik onu. Geldiğinde ise gözlerini bizden kaçırır, sanki ona bir şey sormayalım diye hızlıca yatağına giderdi. “Baba” diye ağlamam, onun bu hüzünlü yokluğuna isyandı belki de.
Hayal meyal hatırladığım birkaç an dışında o döneme ait neredeyse hiçbir şey yok hafızamda. Annem hastalanmıştı ve grip gibi bir şey değildi bu. Tedavi için Ankara’ya gittiğine göre çok önemliydi. Bu serüvenin ilk anlarını hatırlıyorum. Karanlık bir akşamüstü, annem beni yanına çağırmış ağzının içinde çıkan yaraları göstermişti. Apar topar doktora gittik, o gün aile doktorumuzun kaşlarını ilk kez çattığına şahit olmuştum. “Ablacım hemen Ankara’ya gitmeniz gerekiyor!” Ankara, büyük işlerin çözüldüğü başkent! Annemin evden çıkışını, bize el sallayışını veya bizimle nasıl vedalaştığını hatırlamıyorum. O kadar çok hatırlamıyorum ki, hiç yaşanmadı dese biri, buna tüm kalbimle inanabilirim. Hatırladığım birkaç an var tabi… Mesela; bir yemek sofrasında ablamın domates isteyişini, kimsenin ona cevap vermeyişini ve kalkıp o domatesi getirmeyişini. O gün ya annemiz dönmezse diye birbirimize sarılıp ağlamıştık, hıçkıra hıçkıra. Çocuk kalbi böyledir ya hani, çok ufak yokluklarda oluşur büyük girdaplar, derin çentikler hep böyle anlarda atılır. Ah yaşamın basit gibi görünen kocaman anları! O küçük domates yakmıştı bizi! Daha sonraları çok domates yediğim için vücudumun sürekli kabardığını hatırlıyorum, sanırım yaşamdan aldığım ilk intikam bir domatese nasip olmuştu. Bir de muhabbet kuşum. Yalvar yakar babamın aldığı dünyanın en güzel kuşu. Masmavi tüyleri, parlayan gövdesi, gülen ve güldüren yüzü… O kırık zamanlarda eve koşarak gitmeme sebep olan muhabbet kuşum. İsmi ne olsun demişti Anneannem, “Umut” demiştim. Bir anda çıkıvermişti ağzımdan bu isim. O gün okuldan eve geldiğimde, müthiş planlarım vardı. Bir aydır kafeste yaşadığı için çok sıkılan ve dört gözle kafesinden çıkmak isteyen Umut’u oradan çıkaracak, onunla türlü oyunlar oynayacaktım. Tüm hazırlıklar tamamdı, salonun kapısı kapalı, hiç açık pencere yok. Demir kafesin yaylı kapısını açıp, kilidini kapadığım o an kalbim yerinden fırlayacaktı. Umut bir anda kafesten fırladı, çılgınlar gibi uçuyordu tek istikamette! Salonun geniş duvarına çarptı ve yere düştü. O denli hızlı olmuştu ki her şey, ne olduğunu anlayacak vakit yoktu! Çarptığı an ile yere düşüşündeki o ses! Bakamamıştım! Gözlerimi sımsıkı kapayıp, ellerimle kulaklarımı kapadım! Evde derin bir sessizlik oldu. Anneannem yanıma gelip üzülmemem için beni teselli etmeye çalıştı. Şaşkınlığı ve üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Durumu normalleştirmeye çalışmak anlamsızdı. Hiç konuşmuyordum, dümdüz sabit bir bakış. O küçücük kuşun duvara çarpışındaki ses bütün hücrelerime dağılıp sanki tüm şehirde bir uğultuya neden olmuştu. Son gördüğüm; anneannemin yere eğilip, elindeki peçeteyi Umut’a sarışı oldu. Ölmüştü, oyun ise başlayamadan bitmişti. Odama koşup kapıyı kilitlemişim, saatlerce çıkmamışım. Aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra bile, ne zaman kapalı bir alana kuş girse, ellerimle kulaklarımı kapar, gözlerimi de sımsıkı kapatırdım. Bu refleksin nereden geldiğini ise çok sonraları hatırladım. Meğer anneannem kapıya gelip, “bak bu kuş öldü ama canını annene verdi, artık annen iyileşecek” demesiyle beni ikna etmiş, odadan çıkarmış. Bu kısmı ise ölümünden birkaç gün önce anlatmıştı bana. Koca bir yaz tatili bitmek üzereydi. Atlanmaması gereken yemek öğünleri, tatsız oyunlar, herhangi birinin annem hakkında vereceği yeni bir haber, geceleri yattığımızda çoğalan fısıltılar ve daha bir sürü şey. Zaman hem hızlı, hem yavaş tanımlanamayan bir biçimde akıp gidiyordu. Akrep ve yelkovan bizim dışımızda kalmıştı sanki. Diğer insanlar başka bir evrende, başka bir zaman diliminde yaşıyorken biz garip bir boşlukta; bize ait olmadığını bağıran, ödünç alınmış günlerle süzülüp duruyorduk. Lojmandaki yarı betonarme bahçede; komşu çocuklarıyla yakan top oynarken, arada balkonumuza bakar annemin beni seyrettiğini zannederdim. Bunun bir hayalden ibaret olduğunu fark etmem ise yüzüme çarpan topun yardımıyla olurdu. Sorun değildi yanmak veya havadaki topu tutup can kazanamamış olmak, altı üstü bir oyundu. Annemsiz geçen 6 ayın sonunda, babam yüzünde muzip ve tatlı bir gülümsemeyle “yarın anneniz geliyor” demişti. Yokluğunu kabul etmesem de, çok da özlesem, cılız bir alışma ve donma vardı ruhumda. Beklemiyorduk dönüşünü, nereye koyacağımı bilemediğim bir sevinç, bir korku. Ablamın çılgınca evin içinde koşturduğunu hatırlıyorum.-Annem geliyor, yarın annem geliyor! Biliyordum geleceğini, biliyordum!Bendeki donma onda yok diye üzülmüştüm oysa bir yanım böyle hissettiğim için daha da tedirgin etmişti beni. Ablamın coşkusu ikimize yeter gibiydi. Aklımdaki soru şuydu: Beni hala sever mi, beni hatırlar ama ister mi? Kimse doğru dürüst bir şey anlatmadığı için –babam bile- asıl soru belki de annemin nasıl döneceğinden emin olmamaktı. Sabah uyandığımızı, üstümüzü değiştirip salondaki kahverengi koltuklara oturup öylece durduğumuzu hatırlıyorum. Öğle saatlerinde teyzemlerin camın önüne koşup, “geldiler, geldiler” diye bağırmasıyla sokak kapısının önüne koştuk. En önde babam, halam, babaannem vardı. Aradan annemi görmeye çalışıyordum. Siyah kabanını görebiliyordum sadece. Aman Allahım! Yüzünün sağındaki o kocaman şişte neydi öyle. Çok korkunçtu, sanki iki yüzü vardı! Koşarak odama kaçtım. Sarılmadan, ona koşmadan, öpmeden. Kapıyı hemen kapayıp ağlamaya başladım, biliyordum dönen annem değildi. Başka biri gibiydi, gerisi yok.. Sonra odadan çıkıp salona gittim, yüzüne bakamadan yanına oturdum. Sarıldı bana, o sırada kokusunu çektim içime. Yoğun bir ilaç kokusunun arkasından gelen o incelmiş anne kokusu! Evet annem dönmüştü! Yaşasın işte şimdi emindim, dönmüştü. Fakat o gün ben annemden kaçarken, onun ne hissettiğini ise asla bilmedim, soramadım da. Aradan geçen 10 yıl bizim “her şey çok güzel olacak” yıllarımızdı. Annem kanlı canlı yanımızdaydı! Yani fiziksel varlığın, bizi mutlu edebildiği altın çağlarımız! Bir yandan büyüyorduk, boyumuz uzuyor, okullar bitiyor, heyecanlarımız farklılaşıyordu. Ama bir yanımız hep kısa ve bodur kalıyordu sanki. Neyin mutluluk, neyin mutsuzluk olduğunu tartışa duralım, evimizin ocakları hep bir boş kaldı. Annemin mutsuz oluşunun sağlamasını yaptığımız ve bir yandan kendi yaşamlarımıza yelken açmaya çalıştığımız seneler. Evet, tıbben annem iyileşmişti. Yüreğindeki yaraları, o suskun hallerini ve yüzündeki kederi saymazsak. Bir anne ile babanın arasındaki bağa sonsuz güven duyup, onların konuşamadıklarını görmenin uçurumundan düşmüştük bu zaman zarfında. Bazen her şey çok güzel oluyordu evimizde, kahkahalar yükseliyordu, şakalaşmalar vardı. Sonra sanki biri o balonu gelip patlatıyor, evin her yerine derin bir sessizlik hâkim oluyordu. Ben kaktüsleri sevdim, elime batan dikenlerine rağmen onları okşaya okşaya sevdim. Evet dikenleri olması onların sevilmesine engel değildi çünkü… Ellerime batan dikenleri cımbızla tek tek çıkaran anneme söz verirdim, bir daha yapmayacağıma dair. Ama vazgeçmedim. Bu acıyla beraber içimde büyüyen sevgi, uzunca süre devam ettireceğim bir sevme biçimi olacaktı. Çünkü annemle babamın da dikenleri vardı. En çok sevdiklerin seni acıttığında ve birbirlerini acıttıklarını gördüğünde sevmekten vazgeçmemeyi öğreniyor insan.
Bir ısrardı sevgi, zor bulunan, sakatlıkları olan
ama öyle bir celsede arkanı dönüp gitmemen gereken, yegane yaşam nedeni.
Annemi, “anne” rolünden çıkarıp bir kadın olarak görmeye başlamam, 20’li yaşlarıma tekabül ediyor. Bu yaşamın katmanlarından birine daha adım atmak gibiydi.
Bir yandan tedirgin edici, diğer yandan ise terbiye edici. Ne çok eleştirdim annemi,
ne çok beğenmedim diye utanmıştım hatta. Bazen pencerenin önündeki, çiçeklere bakarken bulurdum onu. Ne romantik kadın der gülerdim, oysa şimdilerde “acaba saksıdaki çiçek mi olmak istedi” diyorum. Biraz güneş, biraz su, biraz sevgi. Büyümek ve serpilmek için en basit ama birçok kadın için en saf ihtiyaçlar. Oysa güneş açtığında komşunun balkondan sarkıttığı halı engeldi yapraklarına değmezdi güneş.
Su verilse; toprak o kadar seyrekti ki, dalları suya değmek için hareket eder de, ulaşamazdı. Annem tamah etmek zorundaydı hep, ona verilen rol sanki buydu. Sonraları anlamıştım bu hastalığın neden olduğunu. Gırtlak kanseri. Söylemek isteyip de diyemediği, sevinçleri, boğazına dolandı diye düşünmüştüm. Annemin dalları saksıya sığamayınca, dışına taştı sanki. İşte anne evden gidince uzunca müddet, baktılar biz büyüyoruz iki kız kardeş, bizi de annemizin saksısına ektiler…
2015′

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir